|
NEY ve NEZR-İ MEVLÂNÂ İLİŞKİSİ
|
Hazırlayan : Timuçin
ÇEVİKOĞLU
Mevlevîlikte, “nezr veya nezir” kelimesi, adak ya
da hediye anlamlarında kullanılır. Mevlevîler birine hediye
verecekleri zaman “Nezr-i Mevlânâ - Mevlânâ’nın Hediyesi” diye
takdîm ederler. Böyle sunulan hediye reddedilmez, alınır.
Mevlevîler, kimseden bir şey istemez, sadaka kabûl
etmezler. Ancak dileyenler dergâha veya mensûblarına hediye
verebilirler, “Nezr” veya “niyâz” denen bu bağışlar, Nezr-i Mevlânâ
yani dokuz, on sekiz veya dokuzun diğer katları (9, 18, 27, 36, 45,
54, 63, 72, 81, 90, 99, 108, 117…) miktarınca olurdu. Bu katları
ifâde eden rakamların kendi iç toplamlarının, birbirleriyle
toplamlarının, çarpımlarının veya çarpımlarının katları ile onların
iç toplamlarının da her zaman 9 rakamını verdiği dikkate değerdir.
Diğer yandan bütün sayılar, 0’ dan 9’ a kadar büyüyerek giden on
temel sayıdan oluşur ki, Nezr-i Mevlânâ olan 9, bunların en
büyüğüdür.
Gölpınarlı, Nezr-i Mevlânâ’nın kutsal oluş
nedenini şu inanca dayandırmaktadır:
“Mutlak Varlık, “zâtî iktizâsı” (kişisel gerekliliği)* olan
aktif bir zuhûra (ortaya çıkış, beliriş, görünüşe) sâhiptir. Bu
aktif tecellî (belirme), “Akl-ı Küll” veya “Hakîkat-i
Muhammediyye” diye anılır. Bu aktif kâbiliyet, pasif bir kâbiliyeti,
“Nefs-i Küll” ü meydana getirmiştir. İkisinden dokuz kat
gök meydana gelmiştir. Dokuz göğün hareketi dört unsuru
(Anâsır-ı Erba’a’yı yani toprak, su, hava ve ateşi)
izhâr etmiş (ortaya çıkarmış); göklerle bu unsurlardan
cansızlar, bitkiler ve (diğer) canlılar doğmuştur.
Böylece hepsi onsekiz olur.”
Prof. Dr. Yakıt’ın aynı konuyla ilgili olarak XVI.
yüzyıl şâirlerinden İdris Muhtefî’nin bir manzûmesinden seçtiği
birkaç mısra ve bu mısralarda sembolize edilen inanışlara ilişkin
yaptığı açıklama da şöyledir:
“İş
bu deme erince, üç kez doğdum âneden
Nice
yavru uçurdum, nice, âşiyâneden (yuvadan, evden)
Dört
doğurdum anamı, hâmil oldum babadan
Babam
dokuz ayaklı, anlama efsâneden…
Senin
İdris, hakîkat bu rumûzât sözlerin
Anladı insân olan, bilmedi hayvâneden.
(Kurnaz, C., Tatçı, M., Türk Edebiyatında Şathiye, Akçağ, Ankara,
2001. s.101-102)
Burada üç kez doğmaktan kasıt, İslâm felsefesindeki “mevâlid-i
selâse” yani üç doğum olarak ifâde edilen “cemâd (cansız), nebât
(bitki) ve hayvan” mertebelerinden geçiştir. “Dört ana” ise maddî
varlığın dört unsuru yani “toprak, su, hava ve ateş” dir. “Dokuz
Baba” tâbirinden de “Dokuz feleğe (göğe)” işâret vardır.”
“Dâimâ diri” anlamına gelen, Allah’ın “Hay” adının
ebced hesabındaki sayısal karşılığının 18 olması ve Hz. Mevlânâ’nın,
Mesnevî’nin özü kabûl edilen ilk 18 beytini bizzat kendisinin yazmış
olması, Mevlevîlerce 18 sayısının kutsal kabûl edilmesinin diğer
önemli nedenleridir.
Hz. Mevlânâ’nın felsefesinde ney, “İnsan-ı Kâmil”
in, yani belirli aşamalardan geçerek olgunlaşmış insanın sembolüdür.
Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delik-deşik edilmiş,
geldiği yerin özlemiyle yanıp tutuşan, sînesinden çıkan feryâd ve
iniltileri ile tüm insanlığa sırlar fısıldayan bu dost, yaratılışın
temeli olan aşktan bahseder. Ney, bu nedenle Mevlevîlerce kutsal
sayılarak “nây-ı şerîf” diye anılmıştır.
Ahmed Avnî Konuk, Mesnevî Şerhi’nde şu görüşlere
yer verir:
“Ney’in yedi deliği, insanın yedi a’zâ-yı zâhirîsine (görünen
uzvuna) işârettir ki, beşerin fiilleri bu uzuvlardan sâdır olur
(ortaya çıkar).”
Bu düşünceden hareketle, ney ile sembolize edilen
insan-ı kâmil’in vücûdunda Hakk’dan gayrı ne varsa her şey yok
edildiğinden, O’ndan ortaya çıkacak fiillerin, ancak Hakk’ın mânevî
etkisiyle gerçekleşebileceği söylenebilir.
Aslında neyin üflenen üst ucu ve alt ucu da
düşünüldüğünde, dışa açılan deliklerinin de boğumları gibi dokuz
olduğu görülür.
Kutbü’n-nâyî Niyâzî Sayın, ney ve insan-ı kâmil
ilişkisi hakkındaki fikirlerini açıklarken şöyle diyor:
“Ney,
yapı olarak dokuz deliktir. İnsana yakın bir duruma sahiptir.
Kamışlıktan kopması bir insanın olgunluğa erişmesiyle alâkalıdır.
Neyi alırsınız, kamışlıktan koparırsınız, kollarını kesersiniz,
vücûdunda delikler açarsınız… Yâni insanı (da) olgun hâle getiren
bir ney yapıcısı vardır. Onu da Hakk’ın kendisi olarak düşünüyoruz.”
Bize göre, İnsan-ı Kâmil’i sembolize eden Nây-ı
Şerîf, dokuz boğumu ve dokuz deliğiyle, tüm insanlığa bir “Nezr-i
Mevlânâ” dır da vesselâm.
KAYNAKLAR
·
H.Hüseyin Top, Mevlevî Usûl ve Âdâbı, Ötüken Neşriyat, Özener
Matbaası, İstanbul, 2001, s. 150.
·
İsmâîl
Yakıt, Mevlânâ’da Sembolizm ve Ney, Ney’e Dâir, Editör:
Mustafa Çıpan, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Yayınları, Damla Ofset, Konya, 2006, s. 67.
·
Niyâzî
Sayın, Ney’in Mâneviyatta ve Mûsikîmizdeki Yeri, Ney’e Dâir,
Editör: Mustafa Çıpan, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
Yayınları, Damla Ofset, Konya, 2006, s. 106.
·
Timuçin
Çevikoğlu, Dinle Ney’den, Mostar Dergisi Sayı:21,
Mostar Yayıncılık, Şan Ofset, İstanbul, 2006, s. 70.
*
Parantez
içindeki notlar, makâlenin yazarı tarafından eklenmiştir. |
| |
|
Hz. Mevlânâ -
Mevlevî Âyinleri |
|
ÖNSÖZ
|
Mûsikî tarihi, insanlık tarihi kadar
eskidir. Bilim adamları insanların konuşmayı bilmedikleri devirde duygu ve
düşüncelerini mûsikî ile anlattıklarını söylüyorlar. Mûsikînin dinden
doğduğu düşüncesi de bugün mûsikî tarihçileri, felsefeciler ve sosyologlar
tarafından benimsenmektedir.
İlkel toplumlarda mûsikî bir ibâdet,
insanları Yüce Yaratıcı’ ya ulaştıran bir olgu, hatta Tanrı'nın insanlara
bir lûtfu kabul edilirdi.
Totemizm, Şamanizm, Animizm gibi
dinlerde mûsikînin önemli rolü vardı. Bu dinlerin etkisindeki toplumlarda
müzisyenler aynı zamanda din adamlarıydılar. İslâmiyet’ i kabûlden önce
atalarımızın dini olan Şamanizm’de “kam”, “baksı” ya da “şaman” denilen
din adamları ellerindeki çalgı ile çalıp söyleyerek dînî mesajlarını
iletirlerdi.
İslâmiyet de bu sanatın karşısında
olmamıştır. Ancak her olgu gibi mûsikînin de iyi ve doğru yolda; iyi ve
doğru duyguları hissettirip, ortaya çıkaracak şekilde kullanılması
istenmiştir.
İslâm Peygamberi Hz. Muhammed
(s.a.s.), Kur’an’ın güzel sesle ve bir kaideye bağlı âhenkle okunmasını
emretmiştir. Tecvid ve kıraat böylece doğmuştur ki, bu ilimlerin mûsikî
ile yakın ilişkileri vardır.
Mûsikî, İslâmiyet’i kabûlden sonra da
müslüman Türkler’in yaşamlarının her safhasında önce olduğu gibi yer
almaya devam etmiştir. Düğünlerde, bayramlarda, asker uğurlama ve
karşılama törenlerinde, her türlü dînî törenlerde, hatta savaşlarda bile
mûsikî yer almıştır.
Dînî Türk Mûsikîsi icrâ edildiği
mekânlara göre Câmi Mûsikîsi ve Tekke Mûsikîsi başlıkları altında ikiye
ayrılabilir. Birbirine yakın bu iki türden Tekke Mûsikîsi’nde insan
seslerinin yanı sıra enstrümanlara da yer verilmiştir. Câmi Mûsikîsi’ nde
ise enstrüman kullanılmaz. Ezan, kaamet, salâ, salâtü’s-selâm, mi’râciye,
mevlîd, tekbîr, temcîd, tesbîh, mahfel sürmesi, münâcaat gibi câmiye ait
formlarla; mevlevî âyini, nefes, durak gibi tekkeye ait formlar ve her iki
mekânda da ortak kullanılan ilâhi, tevşîh, şugl, na’ t gibi formlar Dînî
Türk Mûsikîsi’ ni oluşturur.
Câmi Mûsikîsi eserlerinde görülen
zâhidâne, ağır başlı üslûp, Tekke Mûsikîsi eserlerinde yerini tasavvufî
bir coşkuya bırakır. Bu coşkulu oluşumda bir çok tarikatta yer alan ve
mûsikî eşliğinde yapılan “zikir” in rol oynadığı söylenebilir.
Tekke Mûsikîsi formlarından en
gelişmiş olanı Mevlevi Âyinleri’ dir. Bu eserler aynı zamanda tüm Türk
Mûsikîsi’ nin en geniş, en sanatlı ve en önemli eserleridir.
Mevlevî Âyinleri; Hz.Mevlânâ’ nın
ebedî âleme intikâlinden sonra ona ve onun düşüncelerine âşık insanların
kurdukları “Mevlevîlik” tarîkatının ürünleridir. Bu yüzden kitabımıza Hz.Mevlânâ
ve Mevlevîliği anlatarak başladık. Kitabımız bir Mevlânâ biyografisi yahut
bir Mevlevîlik araştırması olmadığından bu bölümlerde genel ve üzerinde
ittifak edilen bilgilere yer verdik. Mümkün olduğunca ayrıntılardan uzak
durmaya çalıştık.
Mevlevî Âyinleri’nin bestelenmesine
sebep olan Semâ’ Töreni’ni anlatırken semâ’ fotoğraflarıyla konunun
anlaşılırlığını arttırmaya gayret ettik. Çünkü Mevlevî Âyini form olarak
Semâ’ Töreni’nden hareket almakta; her kısmı Semâ’ Töreni’nin bir kısmını
mânâ ve biçim yönünden yansıtmaktadır.
Hiç şüphe yok ki, Mevlevî Âyinleri
konusu bir değil yüzlerce kitap konusu olabilecek, üzerine ciltlerce
eserler yazılabilecek kadar geniştir. Biz burada Mevlevî Âyinleri’nin
temel özelliklerini araştırıp ortaya koymaya uğraştık.
Bu konuda yazılmış eserlerin tamamına
yakınını inceledik. Pek çok bilgiye de Mevlevî Âyinleri’ nin bizzat
kendilerini inceleyerek ulaşabildik.
Mevlevî Âyini bestekârlarının doğum -
ölüm tarihlerini tespitte hicrî tarih bildiren kaynaklara ve varsa ebced
hesabıyla düşürülen tarih dizelerine yönelip, onları titizlikle milâdî
tarihe çevirdik. Burada karşımıza çıkan hicrî yılın, milâdî yılın bir
değil çoğu kez iki yılına karşılık gelmesi problemini her iki yılı da
yazıp; kuvvetle muhtemel olan uzun yılın altını çizmek sûretiyle çözmeyi
uygun gördük. Bir örnek vermek gerekirse:
Dellâlzâde İsmâil Efendi hicrî 1212
yılında doğmuştur. Ölümü için Hâfız’ın mezar taşına düşürdüğü tarih mısrâı
ise hicrî 1286’ ya karşılık gelir.
“Huld’ü Dellâlzâde’ye dâim mekân ede
Hudâ” H.1286
H.1212 yılı milâdi 1797 yılının 26
Haziran’ında başlayıp, 1798 yılının 14 Haziran’ında biter. Dolayısıyla
doğumu 1797-1798 yıllarından birisi olup çok az da olsa 1797 olma ihtimali
daha fazladır.
Ölümü olan H.1286 yılı ise milâdi
1869 yılının 13 Nisan’ında başlayıp, 1870 yılının 2 Nisan’ında son bulur.
Dolayısıyla ölümü 1869- 1870 yılarından birisi olup, büyük ihtimalle 1869
yılıdır. (Kitapta verilen cetvel incelenirse her iki yılın da yazılmış,
ihtimâli yüksek olan yılların altının çizilmiş olduğu görülür).
Yine Mevlevî Âyini bestekârlarını
listelerken vefât etmiş olanlarla yaşayanları ayrı ayrı sıralamayı uygun
gördük Vefât etmiş olanları ölüm tarihlerine, yaşayanları ise doğum
tarihlerine göre sıraladık.
Bestelenmiş bütün Mevlevî Âyinleri’ne
hakkında ne söyleniyor olursa olsun kitapta yer verdik. Forma uygunluğu,
geleneğe uygunluğu konusunda hiçbir ayırıma gitmeyip bunu müzikolog ve
icrâcıların yorumlarına bıraktık.
A - Hz.MEVLÂNÂ
1- Hayâtı
Hz.Mevlânâ, 30 Eylül 1207 tarihinde
eski Türk kültür merkezlerinden - bugün Afganistan sınırları içinde
bulunan - Belh şehrinde doğdu [1]. Asıl adı Muhammed Celâleddin’dir [2].
Âlimlerle dolu bir ailenin çocuğuydu.
Büyükbabası Hüseyin Hatibî, yaşadığı devrin büyük bilginlerindendi. Babası
Bahâeddin Veled ise “Sultânü’l Ulemâ - Âlimler Sultânı” diye anılırdı [3].
Sultânü’l Ulemâ, sözünü kimseden
sakınmayan dürüst bir insandı. Okuttuğu derslerinde ve vaazlarında doğru
bildiği her şeyi hiçbir sınır tanımaksızın söylerdi. Bu sebeple başta
Fahreddin Râzî olmak üzere devrin diğer bilginleriyle ve Sultan
Harezmşah’la arası açıldı. Bu arada gerçekleşen kanlı moğol istilâsı da
onun Belh ile bağlarının kopmasına sebep oldu. 1212-1213 yıllarında ailesi
ve yakın dostları ile beraber Belh’ten ayrıldılar. Hz.Mevlânâ bu esnâda
5-6 yaşlarındaydı [4].
Bahâeddin
Veled, Belh’den ayrılırken hacca niyet etmişti. Nişâbur’a uğradıktan sonra
bir kervanla Bağdat’a oradan Kûfe yoluyla Mekke’ye vardı. Hac farîzasını
yerine getirdikten sonra Şam’da bir müddet kaldı. Oradan Malatya, Erzincan
ve nihayet Sivas, Kayseri, Niğde yoluyla Karaman’a gelip yerleşti [5].
On yıla yakın bir zaman süren bu
yolculuk esnasında Bahâeddin Veled, devrin önemli kültür merkezlerini
dolaşmış, buralarda âlimlerle fikir alışverişlerinde bulunmuştur.
Bahâeddin Veled, artık evlenme çağına
gelmiş olan oğlu Celâleddin’i (Hz.Mevlânâ’yı), 1225 yılında Semerkand’lı
Hoca Şerâfeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile evlendirdi.
Hz.Mevlânâ’nın ölümünden sonra
Mevlevîlik Tarikatı’nı kuran “Sultan Veled” diye tanıdığımız oğlu
Bahâeddin’de burada doğmuştur [6].
Yedi yıldır Karaman’da ikamet etmekte
olan babası Bahâeddin Veled’in şöhreti doğruluğu, fazîleti ve sözünün
tesiri gittikçe yayılıyordu. Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykûbat,
bu şöhretli âlimi dâvet etti. 3 Mayıs 1228 tarihinde Konya’ya gelip
yerleştiler. Başta Sultan Alâeddin olmak üzere devrin ileri gelenleri ve
halk tarafından büyük ilgi, saygı ve sevgi ile karşılandılar [7].
Burada vaaz ve dersleri ile etrafını
aydınlatan Bahâeddin Veled, 24 Şubat 1231 tarihinde ebedî aleme göçtü. Bu
esnâda 24 yaşında olan Hz.Mevlânâ, babasının vasiyeti, dostlarının ve
halkın ısrarları ile onun yerine ders okutmaya başladı [8].
Mevlânâ babasından sonra bir yıl
kadar mürşîdsiz kaldı. Seyyid Burhâneddin Muhakkık Tirmîzî Konya’ya
gelince onun mânevî terbiyesi altına girdi.
Seyyid Burhâneddin, ilmi ve irfânı
yüksek bir mürşiddi. Aynı zamanda Sultânü’ l Ulemâ’nın da öğrencisi ve
halifesiydi.
Hz.Mevlânâ dokuz yıl onun ilminden,
irfânından feyz aldı, pişti, olgunlaştı. Yüksek ilimlerde daha çok
derinleşmek için Seyyid Burhâneddin’in izniyle Halep’e ve Şam’a gitti.
Yedi yıl süren bu seyahatten sonra
Konya’ya dönen Mevlânâ, mürşîdi tarafından takdîr ve taltîf edilip,
irşadla görevlendirildi. Babasının ve dedelerinin usûlüne uyarak beş yıl
kadar ders okuttu, vaaz etti. Rivâyetlere göre yüzlerce talebesi ve
binlerce mürîdi vardı.
1244 yılında Konya’ya gelen Şemseddin
Tebrîzî adlı bir zat, onun ilimle dolu dünyasında “aşk” ile yepyeni
ufuklar açtı [9].
Bu iki ilâhî âşık, bir müddet
yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamen Hakk’a verdiler.
Günlerce, gecelerce sohbetlere daldılar. Birbirlerinde kendilerini ve Yüce
Allah’ın eşsiz güzelliklerinin tecellîlerini gördüler. Buluştuklarında Hz.Mevlânâ
38, Hz.Şems 60 yaşlarında idiler.
Artık Mevlânâ bütün zamanını Şems ile
sohbete ayırıyordu. Bu ilâhî aşkı idrâk etmekten âciz olanlar, Hz.Mevlânâ’nın
Şems’e olan ilgisini kıskanarak, ileri geri konuşmaya başladılar. Bu
sözleri duyan Şems üzüldü ve 1246 yılında Konya’yı terk edip Şam’a gitti
[10].
Şems gidince Hz.Mevlânâ derin
üzüntülere boğuldu. Şems’i tedirgin ederek uzaklaşmasına neden olanlar da
Mevlânâ’nın bu hâli karşısında pişmân oldular.
Hz.Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu
Sultan Veled’in de bulunduğu bir kâfileyi Şam’a gönderdi. Şems mektubu
okudu ve Hz.Mevlânâ’nın dâvetini geri çevirmeyerek 1247 yılında Konya’ ya
döndü [11].
Şems’in dönmesine herkes sevindi. Hz.Mevlânâ
artık gülüyor, ziyâfetler veriyor, sema’ meclisleri düzenliyordu. Şems’le
sohbet günlere ve gecelere sığmıyordu.
Fakat bu huzurlu günler uzun sürmedi.
Dedikodular, çirkin sözler ve iftiralar yeniden başladı.
1247-1248 yılında Şems aniden
kayboldu [12]. Onu bir daha ne gören, ne de izini bulan olmadı.
Hz.Mevlânâ, Şems’i çok aradı.
Ayrılığın büyük acısıyla şiirler söyledi, gözyaşları döktü. İki kere Şam’a
gittiyse de izine rastlayamadı. Şems’in bedenî varlığını bulamayan Hz.Mevlânâ,
onu mânâ yönünden kendinde buldu ve aramaktan vazgeçti. Bir şiirinde şöyle
der:
Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve
cansız ikimiz de bir nûruz.
-
Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum, O da ben.
Hz.Mevlânâ, Şems’ten sonra kendisine
dost ve halîfe olarak Selâhaddin Zerkûbî’yi seçti. Bu zatla sohbetlerde
bulundu. Artık rûhen mânevî bir âlemde yaşadığından mürîdlerinin irşâd ve
terbiyesi ile ilgilenmedi. Bunun için en güvendiği ehil dostu Şeyh
Selâhaddin’i görevlendirdi [13].
On yıl kadar sonra Şeyh Selâhaddin’in
de ebedî âleme intikâliyle Hz.Mevlânâ sırdaşlığını Çelebi Hüsâmeddin’le
sürdürdü. Bu dönemde insanlık tarihinin en büyük mîrâsı arasına girmiş
olan Mesnevî’si vücûda geldi [14].
Hz.Mevlânâ Çelebi Hüsâmeddin’in
sohbetiyle ülfet ederken, ansızın yıkıcı bir hummâya yakalandı. Hekimlerin
çabaları fayda vermedi. 17 Aralık 1273 Pazar günü o mârifet güneşi gayb
âlemine göç buyurdu [15].
2 - Düşünceleri
Hz.Mevlânâ için ölüm, sevgiliye
kavuşmaktır. Bir gazelinde ölüm hakkında şöyle der:
-
Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya
derdi var sanma...
-
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
-
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin
sırasıdır,
-
Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,
-
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
-
Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ
demeye kalkışma,
-
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
-
Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret,
güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?
-
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan
tohumunda şüpheye düşüyorsun?
-
Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı?
Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?
- Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç
-
Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin
fezâsındadır [16].
-
-
Bir başka şiirinde de şöyle der:
-
-
Kardeş, mezârıma defsiz gelme; çünkü Allah
meclîsinde gamlı durmak yaraşmaz.
-
Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem,
çürüsem bile ben yine o aşkım [17].
Hz.Mevlânâ, hayatı boyunca Kur’an
hükümlerinin âdâbına riâyet ederek, Allah’ ın haram kıldığı şeylerden
çekinmiş; kendi ilmini, irfânını, benliğini, hâsılı tüm varlığını Hz.Muhammed’in
varlığında yok etmiş, gerçek takvâ sahibi bir şahsiyettir.
Mesnevî’nin V.Cildinde şöyle der:
Şerîat muma benzer, yol gösterir;
ele mum almadan yol alınmaz. Yoldan yürüyüp gittin mi, bu gidişin, bu
yürüyüşün tarîkattır. Ulaştın mı, gideceğin yere vardın mı, maksadına
eriştin mi, bu da hakîkattır... Şerîat bilgidir; tarikat iş, güç, kulluk;
hakîkatse, Allah’ a ulaşmaktır.
Şu rubâîsinde de Kur’an-ı Kerim ve Hz.Muhammed’e
bağlılığını apaçık ortaya koyar;
-
Men bende-i Kur’ânem, eger can dârem,
-
Men hâk-i reh-i Muhammed-i Muhtârem,
-
Ger naklî koned cuz in kez ez guftârem,
- Bîzârem ez u vez an suhan bîzârem.
-
Canım bedende oldukça Kur’ân’ın kuluyum,
-
Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım,
-
Birisi sözlerimden bundan başka söz naklederse,
-
O nakledenden de bezmişim ben, bu sözlerden de
bezmişim. [18].
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufu hiçbir zaman
bir bilgi sistemi yâhut hayâlî bir idealizm değildir. Onun tasavvufu
irfân, tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmadır. Gâye kulluk ve
yokluktur.
O, hayatın bütün gerçeklerini kabûl
eder. Miskinliği, hayattan el-etek çekmeyi reddeder. Ona göre dünyâ,
Allah’tan gâfil olmaktır, hayâtın gerçekleri değil...
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda varlığın,
yaratılışın, hayatın mânâsı aşktır.
Aşk ise Allah’ın vasıflarındandır.
O’ndan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi,
bütün hastalıkların tabîbi, bencilliğin devası, elemlerin merhemi İlâhî
Aşk’tır [19].
Hz.Mevlânâ’ya göre insan, duygu ve
düşüncelerden ibârettir. Bir şiirinde şöyle der:
-
Ey kardeş! Sen yalnız duyuş ve düşünüşten
ibâretsin,
- Geri kalanın ise sadece et ve kemiktir.
Hz.Mevlânâ’nın kâinâtı kucaklayan
insan sevgisi ve hoşgörüsü, Allah’a olan hudutsuz aşkının ve Muhammedî
feyze tam mazhâr oluşunun tabîî netîcesidir.
O, Müslümanlığın üzerinde
hassâsiyetle durduğu “insan yaratılmışların en şereflisidir” düstûrunun
şuuruyla insanları kucaklar, yaratılmışları âşık olduğu yaratandan ötürü
bir nefs mücâdelesine girmeden rahatlıkla hoş görür [20].
Hz.Mevlânâ’nın tüm insanlara vasiyeti
ile bu bölümü noktalıyoruz.
-
Ben size;
-
Gizli ve âşikâr olarak Allah’tan korkmanızı
tavsiye ederim.
-
Az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi,
-
Allah’ın buyruğuna boyun eğmenizi,
-
Kötülük etmemenizi,
-
Oruca ve namaza devam etmenizi,
-
Şehvetten uzak durmanızı,
-
İnsanlardan gelecek ezâya ve cefâya tahammül
etmenizi,
-
Mallarını beyhûde yere harcayanlarla, ayak
takımı ile oturup kalkmamanızı,
-
Kerem sahibi ve sâlihlerle beraber olmanızı
tavsiye ederim,
-
İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı
olandır.
-
Sözün en hayırlısı da az ve öz olandır.
-
Hamd yalnız tek olan Allah’a mahsustur.
- Tevhîd ehline selâm olsun [21].
3 - Eserleri
Hz.Mevlânâ’nın en büyük eseri, Türk-
İslâm sanatının şaheserlerinin başında gelen Mesnevî’sidir. 25000’i aşkın
beyitten oluşan bu eserde, İslâm düşüncesi çeşitli hikâye ve darb-ı
mesellerle anlatılmaktadır. Form gereği arûzun “fâilatün/ fâilatün/ fâilün”
vezniyle ölçülmüş olan eserin beyitleri kendi aralarında kâfiyelidir.
Mesnevî’nin ilk 18 beyti Hz.Mevlânâ’nın bizzat kendisi tarafından
yazılmış, kalanı ise Çelebi Hüsâmeddin tarafından kaleme alınmıştır [22].
Muhtelif zamanlarda söylediği
gazelleri Dîvân-ı Kebîr yahut Dîvan-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla
toplanmıştır. (Hz.Mevlânâ kendisini Şems-i Tebrîzî ile bir kabûl
ettiğinden, şiirlerinde Şems-i Tebrîzî mahlasını kullanmıştır). Arûzun
çeşitli kalıplarının kullanıldığı bu şiirlerde, muhtelif konular işlenir
[23].
Dörtlükleri de Rubâiyyât başlığı
altında toplanmıştır [24].
Fîhi-mâ-fîh, Hz.Mevlânâ’nın
sohbetlerinin not edilmesinden meydana gelmiş Farsça mensûr eseridir. Bu
eserde âyetler tefsîr edilmiş, hadîsler şerhedilmiş, böylece tasavvufî
dünya ve ahiret görüşleri amel, ahlâk, ibâdet konuları hikâyelere
bağlanarak anlatılmıştır [25].
Hz.Mevlânâ’nın bir diğer eseri de
yedi vaazının veya öğüdünün not edilmesiyle meydana gelen Arapça-Farsça
mensûr eseri Mecâlis-i Seb’a’ dır. Bu vaazların Şems-i Tebrîzî ile
buluşmadan önce Konya câmilerinde oğlu Sultan Veled ve diğer kâtipler
tarafından yazıldığı rivâyet olunur [26].
Mektûbât da Hz.Mevlânâ’nın mensûr
eserlerindendir. Başta Alâeddin Keykûbat olmak üzere Selçuklu Devleti’nin
ileri gelenlerine, dostlarına herhangi bir konu ile ilgili olarak yazdığı
145 mektubun bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur [27].
Hz.Mevlânâ’nın gerek mensûr ve
gerekse de manzûm tüm eserlerinde; olağanüstü bir akıcılık gözlenir.
Üslûbu süslü fakat anlaşılırdır. Âyetler, hadîsler hikâyelerle açıklanmış;
konular zevkle takip edilir bir hâle getirilmiştir.
B - MEVLEVÎLİK
1- Kuruluşu
Ölüm gününü Hakk’la vuslat, sevgiliye
kavuşma günü sayan Hz.Mevlânâ’nın bu dünyadan göçüp, sonsuzluk âlemine
doğmasıyla onu tanıyanlar, fikir ve görüşlerini benimseyenler büyük
acılara boğuldular. Başta oğlu Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin ve
diğerleri...
Hz.Mevlânâ’nın fikirleri ve yaşantısı
kurumlaşmalı, yüzyıllar boyu tüm insanlığa uzanan bir el olmalıydı.
İnsanlığı sevgiye, hoşgörüye, iyiliğe, doğruluğa ve güzel ahlâka yani
İslâm’a çağıran bir el...
İslâm Peygamberi, yaratılmışların en
yücesi Hz.Muhammed’in yüzyıllar önce tüm insanlığa yaptığı çağrıyı Hz.Mevlânâ
da yineliyordu.
-
Bâzâ! Bâzâ! Her ân çi hestî bâzâ
-
Ger kâfîr u gebr u bût-perestî bâzâ
-
İn dergeh-i mâ, dergeh-i novmîdî nîst
- Sad bâr eger tövbe-şikestî bâzâ
-
-
Gel!.. Ne olursan ol, yine gel...
-
İster kâfir ol, ister ateşe tap, ister puta...
-
İster yüz kere tevbe etmiş ol, ister yüz kere
bozmuş ol tevbeni...
-
Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değil, nasılsan
öyle gel. [28].
Çelebi Hüsâmeddin döneminde
başlayarak, Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Ârif Çelebi zamanında toplanan
Mevlânâ âşıkları, Mevlevîlik Tarîkatı’nın temelini attılar ve sistemini
oluşturdular. Muhtelif yerlerde tekkeler kurdular, vakıflar sağladılar,
insanların gönüllerine ışık götürdüler [29].
Çok uzun bir süre geçmemesine rağmen
Anadolu’nun pek çok yerinde Mevlânâ âşıkları mevlevîhânelerde toplanmaya
başladılar. Oradan Arap Yarımadası’na,
Asya ve Avrupa’ya yayıldılar. Artık
padişahlar da, gedâlar da aynı posta baş kesmedeydiler. Sultan III.Selîm,
Sultan II.Mahmud gibi bir döneme damgasını vuran Osmanlı sultanları
mevlevîhânelerde şeyhlerinin dizlerine baş koymadaydılar. Aşk, sınır
tanımaksızın yüreklere ateşler yaktı, yaktı...
2 - Çile Sistemi
Mevlevîlik, mânevî bir eğitim sistemi
olarak tarîkate giren nevniyâzları binbir gün süren “çile” denilen bir
eğitimden geçiyordu. Çile şöyle uygulanıyordu:
Mevlevî olmaya karar veren kişi
gençse, ailesinin rızâsı alınırdı. Kendisine bu yolun güçlükleri
anlatılır, ısrâr eder ve kabûl olunursa “matbah” denilen eğitim bölümünde,
kapıdan girince hemen sol tarafta, kapı dibinde bulunan postta üç gün
oturtulurdu. Bu üç gün içinde iki diz üstünde başı eğik olarak oturan
aday, orada yapılan işleri seyreder, mecbûriyet olmadıkça konuşmaz, mecbûr
olmadıkça posttan kalkıp bir yere gidemezdi. Üç gün sonra huzûra çıkar,
kararında durduğunu söylerse, geldiği elbiseyle on sekiz gün getir-götür
işlerine bakardı. On sekiz günün sonunda ona artık mevlevîlerin özel
kıyafetleri giydirilir ve çilesi başlamış olurdu.
Çile esnasında ortalığı silip
süpürmek, odun getirmek, çarşıdan alış-veriş yapmak, çamaşır yıkamak gibi
günlük işleri yapmaktan başka mutlaka sema’ meşk eder, mesnevî okur,
kâbiliyeti varsa ney üflemek, kudüm vurmak, âyin okumak gibi mûsikî sanatı
ile yahut hat, tezhîb, minyatür gibi diğer güzel sanatlarla ilgilenirdi.
Bu meşklere, çilesini doldurmuş, hücre sahibi olmuş “dede” ler nezâret
ederdi [30].
3 - Mevlevîlik ve Sanat
İslâm dininde mûsikî ve raksla ilgili
ilk belgelere Meraga’lı Abdülkâdir’in Makâsidü’l Elhân adındaki eserinde,
sema’a ise mîlâdî X.yüzyıldan itibaren bazı kaynaklarda rastlanır [31].
Mevlânâ’nın büyük bir din ve sanat
bilgini olarak mûsikî hakkında yüceltici fikirleri vardı. Sofiyane vecd ve
isitiğrakın, ilâhî ilham ve neşvenin kaynağı haline gelmiş olan gönlünü
şiir, mûsikî ve sema’ gibi üç güzel sanatın ulviyet ve kudsiyetinde
eritmişti. Bilhassa mûsikîyi bütün maddî ve fizîkî hâdiselerin üstünde
tamamen ilâhî bir anlayış ve sezişle “Elest Bezmi’nin âvâzesi” diye târif
etmişti. Bu yüzden mevlevihâneler, mânevî eğitim işlevlerinin yanı sıra
devrin güzel sanatlar akademileri yahut konservatuarlarıydılar [32].
Mevlevîlerin zikri olan sema’,
mutlaka mûsikî eşliğinde yapıldığından, mevlevîhânelerde nazarî ve amelî
mûsikî eğitimi yaptırılmış, bu sebeple Türk Mûsikîsi’nin en büyük
bestekârları mevlevîhânelerden yetişmişlerdir. Bu eğitimin yanı sıra
edvârlar ve muhtelif nota mecmuaları tertip edilerek, eserlerin gelecek
nesillere intikâli de sağlanmıştır.
Mûsikî sanatımız üzerinde
Mevlevîliğin tesiri o kadar büyüktür ki, “Türk Klâsik Müziği
mevlevîhânelerde gelişmiştir” denebilir.
Nefî, Neşâti, Fasih Ahmed Dede, Esrâr
Dede, Nâbi, Şeyh Gâlib gibi divân edebiyatımızın büyük şairleri de
mevlevîdirler [33].
Hz.Mevlânâ’nın tasavvufunda gâye
aşktır. Hz.Mevlânâ, insanın sûretiyle değil, sîretiyle -yani iç âlemiyle-
ilgilenmiş, rûhî olgunlaşmayı ve ahlâk kaidelerinin en yücelerine ulaşmayı
hedef almıştır. Mevlevîlikte, tamamen rûhî bir tezâhür olan şiir, mûsikî,
raks ve diğer güzel sanatlar insanı kötülüklerden uzaklaştırıp, ilâhî
amaca yaklaştıracak araçlar olarak görülmüş, bu yüzden Mevlevîliğin önemli
rükünleri hâline gelmiştir.
4 - Semâ’
Töreni
Mevlevîlik deyince ilk akla gelen
semâ’, lügatte işitmek mânâsındadır. Terim olarak, mûsikî nağmelerin
dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmektir. Hz.Mevlânâ
zamanında belli bir nizâma bağlı kalmaksızın dînî ve tasavvûfî bir
coşkunluk vesîlesiyle icrâ edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Ârif
Çelebi zamanından başlayarak Pîr Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir
disiplin içine alınmış, sıkı bir nizâma bağlanmış; icrâsı öğrenilir ve
öğretilir olmuştur [34]. Böylece XV.yüzyılda son şeklini alan Sema’
Töreni’ ne daha sonra sadece XVII.yüzyılda Nâ’t- ı Şerîf eklenmiştir [35].
Sema’, sembolik olarak, kâinatın
oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı’ya olan aşk ile
harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip “İnsan- ı Kâmil” e doğru
yönelişini ifâde eder [36].
 
Mutrıb ve semâzenlerin
şeyh postunu selâmlayıp, semâhânede yerlerini almalarından sonra şeyh
efendi semâhâneye girer, mutrıb ve semâzenleri selâmlayıp posta oturur
[37].
Mutrıbdaki saz grubu
asıl olarak neylerden oluşur. Bulunduğu takdirde bu heyete rebab, kanun,
tanbur gibi diğer sazlar da ilâve edilir. Neyzenlerin başında bir
neyzenbaşı, âyinhanların başında da kudümzenbaşı vardır. Bütün mukaabeleyi
kudümzenbaşı yönetir. Âyinhanlar iki veye üç kudümle usûl vurarak eseri
okurlar. Ayrıca âyinhanlardan biri halîle (zil) ile, bir diğeri de zilsiz
def (bendir) ile usûle iştirak eder [38].
Sema’ Töreni, “Nâ’t-ı Şerîf’le
başlar. Nâ’t-ı Şerîf kâinatın yaratılmasına vesîle olan, yaratılmışların
en yücesi Hz.Muhammed’i öven, Hz.Mevlânâ’nın bir şiiridir. XVII.yüzyılda
bestekârlarından “Itrî” adıyla tanınan Buhûrîzâde Mustafa Efendi’nin Rast
makamından bestelediği bu na’t-i, na’t-hân ayakta ve sazsız okur.

Na’t’i, kudüm darbları izler. Bu
Yüce Yaratıcı’nın kâinata “ol” emridir. İslâm inanışına göre Allah,
insanın önce cansız bedenini yaratmış, sonra ona kendi ruhundan üfleyerek
diriltmiştir. Na'’t’den sonra yapılan ney taksimi işte bu ilâhî nefesi
temsîl eder [39].
Taksimden sonra peşrevin başlaması
ile şeyh efendi ve semâzenler, sema’ meydanında sağdan sola doğru dârevî
bir yürüyüşe başlarlar. Semâ’ meydanını üç kez dolaşmaktan ibâret olan bu
yürüyüşe “Devr-i Veledî” denir [40].
Semâhânenin giriş kapısı ile tam karşıdaki kırmızı post arasında var
olduğu kabul edilen bir çizgi, semâhâneyi iki yarım daireye böler. “Hatt-ı
istivâ” denilen bu çizgi, mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine
basılmaz [41].
Devr-i
Veledî esnâsında, şeyh postunun hemen önünde sema’ törenine adını veren
bir olay cereyan eder; “mukâbele” yani karşılaşma...Semâ’ meydanının sağ
tarafından post hizasına gelen semâzen, Hatt-ı İstivâ’ya basmadan ve posta
sırt çevirmeden dönerek karşıya geçer. Böylece arkasından gelen semâzenle
karşı karşıya gelir. Bir an göz göze gelen iki derviş, aynı anda öne doğru
eğilerek birbirlerine baş keserler. Buna “Mukâbele” denir [42].
Postun tam karşısında Hatt-ı
İstivâ’nın sema’ meydanını kestiği noktaya gelen derviş burada da baş
keser ve Hatt-ı İstivâ’ya basmadan yürüyüşüne devam eder [43].
Üçüncü devrin sonunda şeyh efendinin
posttaki yerini almasıyla Devr-i Veledî tamamlanır. Bu devirler, şeyh
denilen mânevî terbiyecinin rehberliğinde Mutlak Hakîkat’i “İlm-el Yakîn”
olarak bilişi, “Ayn-el Yakîn” olarak görüşü, “Hakk-al Yakîn” olarak da
O’na erişi sembolize eder [44].
Kudümzenbaşının Devr-i
Veledî’nin bittiğini îkâz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim
yapar ve âyin çalınmaya başlar. Semâzenler tek tek şeyh efendiden icâzet
alıp, sema’a başlarlar [45].

Sema’, her birine
“selâm” adı verilen dört bölümden oluşur ve semâzenbaşı tarafından idâre
edilir. Semâzenbaşı, semâzenlerin dönüşlerini kontrol ederek intizâmı
temin eder [46].
I.Selâm, insanın kendi kulluğunu
idrâk etmesidir.
II.Selâm, Allah’ın büyüklüğü ve
kudreti karşısında hayranlık duymayı ifâde eder.
III.Selâm bu hayranlık duygusunun
aşka dönüşmesidir.
IV.Selâm
ise insanın yaratılıştaki vazîfesine yani kulluğa dönüşüdür. Çünkü İslâm’
da en yüce makam, kulluktur [47].
IV.Selâm’ın başlaması ile “postnişîn”
yani şeyh efendi de hırkasını çıkarmadan ve kollarını açmadan sema’ a
girer. Postundan sema’ meydanının ortasına kadar dönerek gelir ve yine
dönerek postuna gider. Buna “Post Semâ’ı” denir.
Bu arada IV.Selâm bitmiş, Son Peşrev
ve Son Yürüksemâî çalınmış, son taksim yapılmaktadır [48].
Şeyhin posttaki yerini almasıyla Son
Taksim de sona erer ve Kur’an-ı Kerîm’den bir bölüm yani “Aşr-ı Şerîf”
okunur. Son dualar, Allah’ın adı olan “Hû” nidâları ile son
selamlaşmalarla Semâ’ Töreni sona erer. Şeyh Efendi’den sonra semâzenler
ve mutrıp da şeyh postunu selâmlayıp semâhâneyi terkederler [49].
C - MEVLEVÎ ÂYİNLERİ
1- Özellikleri
Kitabımızın asıl konusunu teşkîl eden
Mevlevî Âyinleri, mevlevîhânelerde Sema’ Töreni (yani mukâbele) esnasında
“mutrıb” denilen mûsikî topluluğunun çalıp söylediği, mevlevî
bestekârlarca sema’a eşlik amacıyla bestelenmiş eserlere denir.
Tıpkı Sema’ Töreni gibi Mevlevî Âyini
formunun da XV-XVI.yüzyıllarda kalıp halinde tespit edilip, günümüze kadar
gelen son şeklini aldığı söylenebilir.
Mevlevî Âyinleri’nin önemli
özelliklerinden biri farklı devirlerin ve farklı bestekârların eserlerinin
bir araya getirilebilmesidir. XV veya XVI.yüzyılda bestelendiği sanılan
Pencgâh Âyin-i Şerîf’in başında XIX.yüzyıl bestekârlarımızdan Neyzen Sâlih
Dede’nin peşrevinin çalınması yahut bir âyinin başka bir âyinden alınan
bölümlerle tamamlanması bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Kendilerine has husûsiyetleri aşağıda
açıklanacak olan bu eserlerin ana bölümleri Hz.Mevlânâ’nın Mesnevî,
Dîvân-ı Kebîr ve Rubâiyyat’ından alınmış Farsça şiirlerinden bestelenir.
Ender olarak bazı mevlevî şâirlerin şiirlerine de yer verildiği
görülmektedir. Bunlar arasında Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi, Eflâkî Dede,
Şeyh Gâlip, Molla Câmî, Şeyhî, Semtî, Gâvsî Dede sayılabilir[50].
Ayrı âyinlerde aynı güftenin yer
aldığı da gözlenmektedir. Ama tüm âyinlerde Eflâkî Dede’ nin,
-
Ey ki hezâr âferin bu nice sultân olur,
-
Kulu olan kişiler, hüsrev ü hâkân olur
-
Her ki bugün Veled’e inanûben yüz süre,
- Yoksul ise bây olur, bay ise sultân olur.
Dörtlüğü mutlaka üçüncü selâmda yürüksemâî usûlünden bestelenmiştir. Ayrıca yine tüm âyinlerin IV.Selâm’ında
(ki çoğunlukla II.Selâm ile aynıdır) Hz.Mevlânâ’nın meşhur,
-
Sultân-ı menî, sultân-ı menî
-
Ender dil ü cân îmân-ı menî
-
Der men bidemî men zinde şevem
- Yek cân çi şeved, sad cân-ı menî.
-
-
Sultânımsın, sultânımsın,
-
Gönlümdesin, cânımdasın, îmânımsın.
-
İçimdeysen ancak ben dirilirim,
-
Bir cân ne demek, sen benim yüz cânımsın.”
Dörtlüğü Ağır Evfer usûlünden
bestelenerek kullanılmıştır.
Tıpkı sema’ gibi Mevlevî Âyini de
her birine “selâm” adı verilen dört bölümden oluşur. Başta çalınan Devr-i
Kebîr usûlündeki peşrevler Türk Klâsik Müziği’ndeki Devr-i Kebîr
peşrevlerden farklılık gösterir.
Mevlevî bestekârlarca Muzaaf Devr-i
Kebîr adı verilen bu usûl iki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinden
oluşturulmuştur ve 56 zamanlıdır. Bu özellik peşrevin Sema’ Töreni
kısmında anlatılan Devr-i Veledî’ye eşlik amacıyla olmasındandır.
Nitekim Devr-i Kebîr usûlü, diğer usûllere göre Devr-i Veledî’ deki
yürüyüşe en uygun olanıdır. Bu usûlde herhangi bir aksak bölünme olmaz.
İki Devr-i Kebîr’ in birleştirilmesinin sebebi ise daha uzun peşrevler
bestelemek, böylece tekrarı azaltmak amacını güder. Çünkü âyin
peşrevleri Devr-i Veledî tamamlanıncaya kadar bitince başa dönmek
sûretiyle tekrar edilirler.
Devr-i Veledî’nin bitmesiyle peşrev
durur. Burası peşrevin herhangi bir yeri olabilir. Bu sebeple bazı âyin
peşrevlerinde karar bölümleri dahî yer almamıştır.
Mevlevî Âyinleri’nin I.Selâm’ı
çoğunlukla Devr-i Revân, bazen de Ağır Düyek usûlleri ile ölçülmüştür.
II. ve IV.Selâm’lar mutlaka Ağır Evfer usûlündedir. Âyinlerde bu usûle
genellikle son beş zamanından girilir. Bazı âyinlerde bu iki selâm güfte
ve melodi olarak birbiriyle aynı olabilmekte, bâzı âyinlerde ise melodi
aynı kalırken güfte farklı olabilmektedir.
Mevlevî Âyinleri’ nin III.Selâm’ları
en geniş ve sanatlı bölümleridir. Bu bölümde usûl geçkilerinin yanısıra
çarpıcı makam geçkileri de görülür. III.Selâm genellikle 28 zamanlı Devr-i
Kebîr usûlüyle başlar. Devr-i Kebîr yerine bazen Ağır Düyek, Frenkçin,
Fahte, Çifte Düyek de kullanılmıştır.
III.Selâm’da bu ilk kısımdan sonra,
aksaksemâî usûlünden bestelenmiş bir saz terennümü ile Eflâkî Dede’nin:
Ey ki hezâr âferîn bu nice
sultân olur.
Mısraı ile başlayan Türkçe dörtlük yürüksemâî usûlü ile bestelenir. Bunu aynı usûlden bestelenmiş saz
terennümleriyle birbirine bağlanan güfteler izler, yürüksemâî hızlanarak
devam eder, coştukça coşar...
Mevlevî Âyinleri’nin selâmları,
Semâ’ Töreni kısmında belirttiğimiz selâmların mânâ ve tezâhürlerine
uygun olarak, hatta bu duyguları oluşturacak nağmelerle
bestelenmiştir. Semâ’ Töreni’nin
III.Selâm’ı Allah’ın büyüklüğü ve kudreti karşısında duyulan hayranlığın
aşka dönüşmesiyle oluşan bir cezbe hâlini sembolize eder. Yani bir nevî
mîrâc hâlidir. Mevlevî Âyinleri’nde de bu bölümler gittikçe yürüyen
ritmlerle ve gittikçe yükselen perdelerle bestelenmiştir.
IV.Selâm ise insanın kulluğa
dönüşünü ve kulluğunu idrâkini temsîl eder. Burada kullanılan Ağır Evfer
usûlü ile melodi ve ritmdeki coşkunluk yerini kararlı bir huzûra
bırakır.
IV.Selâm’dan sonra sazlarla icrâ
edilen Düyek usûlünde bir Son Peşrev ve Son Yürüksemâî ile âyin sona
erer.
Bu yapısı ile Mevlevî Âyinleri Türk
Mûsikîsi’nin en büyük ve sanatlı eserleridir. Bu yüzden âyin bestelemek
bestekârlıkta zirve kabûl edilir.
XV-XVI.yüzyıla ait “Beste-i Kadîm”
adıyla tanınan ve bestekârları bilinmeyen Pencgâh, Hüseynî ve Dügâh
Âyin-i Şerîflerden Pencgâh makamındaki âyin mevlevî bestekârlara tam bir
numûne olmuştur ve tam bir bestekârlık âbidesidir. Daha sonra
bestelenmiş ve bestekârı bilinen ilk âyin olan Köçek Derviş Mustafa
Dede’nin Bayâtî Âyin-i Şerîf’î ise kendinden öncekileri gölgede
bırakacak kadar üstün bir sanat eseridir.
Daha sonra Buhûrîzâde Mustafa
Efendi (Itrî) tarafından bestelenen Segâh Âyin-i Şerîf’de Türk
Mûsikîsi’nin şâheserlerindendir.
Bestekârı bilinen bu ilk âyinlerden
sonra günümüze kadar tespit edebildiğimiz kadarıyla 161 âyin daha
bestelenmiştir ki, üç Beste-i Kadîm ile birlikte toplamı 166’ya varır.
Bu âyinler içerisinde form ve üslûba uygunluğu tartışılabilecek olanları
elbette vardır. Bunlar arasında merhum Hüseyin Saadeddin Arel’ in
muhtelif makamlardan bestelediği 51 âyin pek çok münekkid tarafından
kıymeti hâvî bulunmamaktadır. Günümüzde bestelenen âyinlerin çoğu da
eleştirilere mâruz kalmaktadır. Biz böyle bir tartışmaya girmeden
tamamını listelemeyi uygun görüyoruz.
MEVLEVÎ ÂYİNLERİ
(Bestelendiği Yüzyıllara Göre)
|
XVII.yüzyıl
öncesi
|
| 1- Hüseynî Âyin-i Şerîf |
Beste-i Kadîm |
| 2- Dügâh Âyin-i Şerîf |
Beste-i Kadîm |
| 3- Pencgâh Âyin-i Şerîf |
Beste-i Kadîm |
|
XVII.yüzyıl
|
|
4- Bayâtî Âyin-i
Şerîf
|
Derviş Mustafa Dede
(Kûçek) |
|
5- Segâh Âyin-i
Şerîf
|
Buhûrîzâde Mustafa
Efendi (Itrî) |
|
6- Çargâh Âyin-i
Şerîf
|
Kutbü’n Nâyî Osman
Dede |
| 7- Hicaz Âyin-i
Şerîf
|
Kutbü’n Nâyî Osman
Dede |
|
8- Rast Âyin-i
Şerîf
|
Kutbü’n Nâyî Osman
Dede |
|
9- Uşşak Âyin-i
Şerîf
|
Kutbü’n Nâyî Osman
Dede |
| 10- Nühüft Âyin-i
Şerîf
|
Eyyûbî Hüseyin Dede |
|
11- Nihâvend Âyin-i
Şerîf
|
Musâhib Ahmed Ağa |
|
12- Hicaz Âyin-i
Şerîf
|
Musâhib Ahmed Ağa |
|
13- Sabâ Âyin-i
Şerîf
|
Musâhib Ahmed Ağa |
|
14- Bestenigâr
Âyin-i Şerîf
|
Bursalı Âmâ Sâdık
Efendi |
| 15- Irak Âyin-i
Şerîf
|
Abdürrahîm Dede
(Hâfız Şeydâ) |
|
16- Hicâzeyn Âyin-i
Şerîf
|
Abdürrahîm Dede
(Hâfız Şeydâ) |
| 17- Isfahan Âyin-i
Şerîf |
Abdürrahîm Dede
(Hâfız Şeydâ) |
|
XIX.yüzyıl
|
|
20- Şevkutarab Âyin-i Şerîf
|
Ali Nutkî Dede |
|
21- Sûzidilârâ Âyin-i Şerîf
|
Sultan III.Selîm Han |
|
22- Yegâh Âyin-i Şerîf
|
Derviş Abdülkerîm Dede |
|
23- Acembûselik Âyin-i Şerîf
|
| |